Bir demo albüm hazırlayacaksanız, ve bu hazırladığınız ilk demo albüm olacak ise, işe nereden başlarsınız? Her işte olduğu gibi araştırarak, çevrenizdeki insanlara sorarak, her türlü bilgiye ulaşmaya çalışarak, en azından yolunuzu belirlersiniz. Üniversitede araştırma ve yayınlama teknikleri dersi de almışsanız teoride ne yapılması gerektiğinin planını çok güzel yapabilirsiniz. Peki ya olayı hayata geçirdiğinizde neler ile karşılaşacağınızı hesaplayabilir misiniz?
En çok sevip saydığım sitelerden biri olan müziktek'e girdim, orada konu ile ilgili şahane bir yazı ve üzerine yapılmış fikir alışverişleri buldum. İlgiyle okudum yazıyı.
Bu yazıda rastladığım ve not aldığım kısımlardan bazıları şunlardı;
Şu anda eminim siz bile kafanızda şekillendirdiniz olayı. Ben de bir güzel oturdum, tüm parçalarımı olabilecek en yalın haline getirdim. Kayıt kalitesini, miksi ve diğer işlemleri çok fazla önemsemeden sadece bana düşen kısmını yerine getirdim. Ne de olsa, bu işin en büyükleri şişirme işlerden hiç hoşlanmadıklarını belirtmişler. Parçaların kayıtlarını bitirdim, notere gidip parçaları tasdiklettim, sonra demo albüm kapağını ve kartonetini de yapmak için kayıtlar için kullandığım mikrofonun fotoğrafını çektim. Kartonete şarkı sözlerini, bestelendiği yılları ve kendimle ilgili özgeçmişimi yazdım. Cemil Copy Center gidip bunları bir güzel parlak kağıtlara bastırdım, boş cd kutuları aldım.
20 tane demo albümü hazır hale getirdim. Adı ile bütünleşik, her noktasında sadece benim olduğum bir demo albüm. Üstelik her şeyi ile odamda hazırlanmış. İçindeki parçalar dünyaya adını kabul ettirmiş Arif Mardin ve Ahmet Ertegun'un söylediği doğrultuda. E sırada ne var? Demoları insanlara ulaştırmak.
Artık iş sanatçı ve şirket flörtü olacak, dolayısı ile bütün fikirlerinizi birden karşıya vermek istemiyorsunuz. Görüşmeye de saklıyorsunuz bazı fikirleri. Demonun belli başlı tüm çevrelere gitmesi ile, 100mt koşu yarışında start verilmeden önceki eller yerde dizler havada öne eğik pozisyonunuzu alıp bekliyorsunuz...
...4 ay sonra
Kimseden yanıt alamadım, müspet ya da menfi elimde hiç bir netice yok ve tam bu sırada -ne demekse artık bu- rock müzik patladı söyleminin olduğu döneme girdik. Benimle ve demom ile en çok ilgilenen içeriğini ve neler çıkabileceğini anladığını anladığım tek adam, İskender Paydaş oldu. Onun da vakit benim de nakit sıkıntım olması projenin ertelenmesi ile sonuçlandı.
Oturup neler yapabilirim diye düşündüm, tanıdığım müzisyenler ile görüşmeye karar verdim. İlk olarak Mor ve Ötesi'den Kerem Kabadayı ile konuştum. Bu adam benim tanıdığım en sıcak kanlı, en içten ve doğru adamlardan biridir. Kerem gayet açık yüreklilikle demodaki 9 parçaya tek tek yorum yaptı. Aradaki İngilizce parçanın kafa karıştırabileceğinden, diğer bir iki parçadaki sözlerin düzeninden bahsetti. İstediğim zaman beraber çalışabileceğimizi söyledi.
Ardından ayak üstü, Beyaz Show başta olmak üzere bir çok programda bass çalan, Uluğ Aydeniz'le konuştum. Bana 6 yıldır demolar hazırlayıp kimseye ulaşamayan bir arkadaşından bahsetti. Müzik şirketlerine yağmur gibi yağan demolardan, bu demoların nasıl hiç dinlenmediğinden ve sonra sanatçı bulamıyoruz, batıyoruz krizlerine nasıl girdiklerinden, yoğunuz vaktimiz yok ölüyoruz, koşuşturuyoruz, diyen bir çok adamın esasında nasıl da hiç bir şey yapmadığını anlattı. Burada biraz biraz kalbime inmeye başladı olaylar.
16 tane demo, 16 tane yere gitti ve dediğim gibi cevap sadece İskender Paydaş'tan ve o sıralar Redd'in çalıştığı şirket olan Stardium'dan geldi. Bir başka ilginç bir olay ise rock müzisyeni çıkartmak isteyen bir şirketin bana "senin parçalarının hepsi hit, hemen görüşmeye gel" demesi. Uçarak gittim. Görüşmeye gittiğim yerde karşımda Hande Yener'in aranjörünü bulmam açıkçası beni şaşırttı ve sevindirdi. Şirketin sahibi çantasından bir CD çalıcı çıkarttı ve demomu istedi. oturduğumuz bu nargile içilen yerde, bulunan insanların -haliyle- yaptığı gürültüyü bastırırcasına bir de "abi çay?", "tost vereyim?" şeklinde seslenen çalışanlar beni epey düşündürürken; bizim şirket sahibi "hmm bu parça beş buçuk dakika ha? radyolar çalmaz bunu" dedi. Ben refleks olarak aranjöre baktım, aranjör bana hafif omuzlarını ve kaşlarını kaldırarak "hehe" dedi. Sonra kendi kendine duymak isteyeceğim bir şeyi söyledi; "Benim Hande Yener gibi isimlerle çalışıyor olmam seni korkutmasın, netice olarak ben her türlü müzikle ilgileniyorum zaten Almanya'da yaşıyorum"... Ben de içimden bu adamdaki bu samimiyet nasıl olmuş ki diye düşünüyordum. Şirket sahibi birden "bunlarda davul yok, bass yok ki" dedi... "evet" dedim, "bu demonun sizin vizyonunuza müdahale etmesini istemedim, projeyi, beraber şekillendirip, sonra o yola gitmemizin daha doğru olacağına inanıyorum" dedim. Aranjör "güzeeel" dedi, sahip kulaklığı çıkarttı kafasından "nasıl bişi düşünüyorsun" dedi. "Ben şirket değil kendime ev arıyorum" dedim. "Beraber işler yapacağımız, beraber karalar vereceğimiz bir ev, iş yeri değil". Sahip o an koptu. Aranjör bu akustiklerin rock soundu ile ne kadar güzel olabileceğinden bahsederken, sahip çıkıştı "ben davulcuyum zaten davulları kafamda canlandırırım merak etmeyin"... Sessizlik... Aranjör planlarımı sordu ve fikirlerime bayıldı. Ben de onun hoşuna gitmesinden son derece mutlu bir şekilde çayıma uzanırken sahip bana, "biz şimdi bizim şirketin bir taşınma işlemi var onu yapıyoruz, ama prensibimizdir sana iyi ya da kötü mutlaka haber vereceğiz" dedi. Teşekkür ederim dedim, boğazımdaki çayı yuttum. ikibuçuk ay sonra bu adamlara bir telefon açtım. "ee yoklar, ben söyliyeyim geldiğinde sizi arasın" dendi. Ben bu cümleyi yaklaşık 10 kere duyduktan sonra cepten aramaya karar verdim ondan da yanıt alamadım.
Esasında bu olay demoyu almış insanların çoğunda meydana gelen bir kaybolma, ulaşılamama durumuydu. Eski sevgilinin yok oluşu canlandırması adeta.
Bir saniye duralım burada ve bir saniye için şöyle düşünelim. Bu adamlar ne iş yapıyor? İnsanların ihtiyacı olan ilaç, ekmek, su, sandalye gibi ne yaparsan yap halkın alacağı bir şeyi mi satıyorlar. Hayır... Bu insanlar eğlence sektöründeler bu sektörde ne temeldir? İnsan ilişkileri, psikoloji ne bileyim davranış bilimleri yani halkla ilişkiler temeldir. Bir parçanın tutup tutmayacağına başka türlü nasıl karar verebilirsiniz ki? İnsanlarla iletişim kurmayı bilmiyorsanız bir sanatçıyı daha iyisini yapmaya nasıl teşvik edersiniz ki? Bunları yapamıyorsanız o şirketten para kazanmayı nasıl düşünürsünüz ki? Ehliyetini yeni almış çocuğuna otomobilini veren baba çocuğun kaza yapma ihtimalini düşünmüyor olabilir mi? Bu bağlamda ben yaptığım demonun beğenilip beğenilmeme ihtimalini ve alacağım tepkilere kendimi hazırlamamış olabilir miyim? Bu dünya toz pembe mi?
"Faruk bey, böyle bir proje ile ilgilenmiyoruz" bu kafidir, "Faruk bey, iğrençsiniz, parçalarınız kaba etime benziyor, sizden tiskiniyorum" bu bile bir şeydir. Bir yanıttır. Havada kalmaktan, adam yerine konmamaktan iyidir.
Şimdi benim bunları buraya yazmam mı ayıp, bunları yaşamam mı? Bunu bu yazıyı yazarken kendime çok sordum, kol kırılır yen içinde kalır denir. Ama bu niye denir ki? Kusurları örtmek için mi? İyi düşünmek lazım.
Netice olarak anladım ki ülkemizde demo demek akustik gitar vokal demek değil. Neredeyse albüm kalitesinde kayıt edilmiş bir kayıt demek. O zaman ona göre bir demo hazırlarım diye düşünerek sil baştan kayıtlara başladım.
evde tek başına ismi ile yola çıkan ve neticede evde tek başına kalan demomun içinden 3 parçanın birer dakikalık kısımlarını aşağıdaki yamsukPlayer'dan dinleyebilirsiniz.
Demonun kapağından kimi görüntüler; kartonet ve cd
















Salı, 2006-04-04 23:13
faruk bey bi meşhur olun patlayın zıplayın da bendeki imzalı demonuzu satıp paraya para demiyim işte hayatınıza çıkıp aşırı sevgi gösterisiyle duygu seline kapıliyim.)
C'mon here dear boy have a cigar!
Yorum göndermek için Giriş yapın ya da Kayıt olun »